07 Ekim 2009 Çarşamba

Şehir Teröristleri ("IMF" Eylemleri)

Bugüne kadar nezâketimi koruyarak bişeyler karalamaya çalıştım. Fakat şu son dönemlerde yaşananlarla artık kayışı kopardım. Ağzımı hak edenlere karşı açıyorum artık. Kusura bakmayın....
İki gündür haberleri seyrederken sinir nöbetleri geçiriyorum. Malum, İstanbul'da IMF toplantısı var. Bunu fırsat bilen âdi şerefsiz, vatan haini, terörist kudurmuş köpekler meydana çıktılar yine. Dün medya olaya yine polisin gaz bombalarını, müdahalelerini ön plana alarak yansıtmıştı.

Bu "HALKÇI" olduğunu iddia eden HALK DÜŞMANLARInın yakıp yıkmalarını es geçmedi tabi ama bugünkü kadar değinilmemişti. Herhalde icra edilen yıkım olaylar dindikten sonra fark edilmiş olmalı ki bugün polisin "yumuşak" davrandığı bile söylendi nerdeyse. Türk Televizyonlarınde bir ilk olmalı bu.
Bazı mankafalar dışında aklı başında olan herkes bunun protesto olmadığını biliyor. IMF, bu esnafa, bu millete, bu devlete zarar vermiştir. Peki adamlar kafamıza silah dayayıp "bizden borç alıcaksın" mı dedi? Biz gittik kapılarına dilendik. 1940'lardan beridir kapısında dolaşıyoruz. Nerdeyse tüm hükümetler borç aldılar. Almak istemeyenler de darbeydi muhtıraydı zartdı zurtdu kovuldu devletin tepesinden. Onların yapmadıklarını onları yerlerinden eden "şerefli" subaylar, paşalar "emredersiniz" mukabilinde icra ettiler. Ve Türkiye yıllardır üretmeyen daimi tüketen bir ülke oldu. En basitinden kendi evindeki yaşama bak; giydiğin kıyafete, kullandığın saate, bindiğin arabaya, kullandığın bilgisayara....
IMF bize bişey yapmadı. Biz ne yaptıysak kendimize yaptık. Başkasını suçlamak her zaman kolaydır. Senin karşına adam dükkan açar hemen küfrü basarsın "bizim ekmeğimizi almaya geldi" diye. Sen çalış helaliyle, rızkı veren Allah. İnsan önce kendisini düzelticek. Bu millet de çalıyo çırpıyo. Millet çalarsa devlet de çalar. Biz lâyık olduklarımızla yönetiliyoruz kimse şikayet etmesin. O ahmaklar bu ülkede devrim yapılıp herşeyin adalete kavuşacağını zannetsinler. Rejimin bi önemi yok. Sistem ne olursa olsun millet neyse devlet odur. Sen adam olursan senin devletin de adam olur. Adaletli olursan devletin de adaletli olur. Sonuç olarak IMF bize bişey yaptı diyemeyiz. Ama siz alçak köpekler yaktınız, yıktınız, zarar verdiniz...



Bu onun bunun çocukları "IMF" diyip şiddet duygularını tatmin ettiler. Bu şerefsizleri 100 kişi olarak düşünürsek. bunun içindeki 10-15'i profesyonel, yönlendiricidir. Ve "kime" hizmet ettiklerinin de farkındadırlar. 30-40'ı sırf yakmak, yıkmak için gelen sadist puştlar. Bir kısmı da mal, ne yaptığından bîhaber, kolay yönlendirilebilen, isyanî ne söylesen inanıcak, beyinsiz bazı öğrenciler. Bunların ana-babası yok mu? Madem yetiştiremiceksin ne yaparsın. Bunların anasını babasını yatırıcaksın falakaya. Herkes çocuğuna sahip çıksın. Yapın yapın salın sokağa. Ne lan bu! Ondan sonra o "koyun"ları güden olur elbet. Bu hayvanlar vatan hainidir. Bu p..ler millet düşmanıdır. Terör örgütünün gösterisinde de bunlar çıkar polisle çatışırı, yakar, yıkar. 1 Mayıs'da çıkar polisle çatışır. IMF gelmiş çatışır. Hepsi aynı terörist. Bunlara gösterici olarak bakılamaz. Bunlar teröristtir, vatan hainidir. Milletin, devletin malına umarsızca saldırmakta ve zarar vermektedirler.

Polis nasıl sabretti aklım ermiyor. Ben düşünüyorum da orada görevli polis olsam belimde de silah olsa çeker vururdum heralde. Bu bi tarafına kodumun puştları her tarafı parçalarken, gözü dönmüşçesine etrafa saldırırken iyi sabretti polis. Ama bu işler gazla mazla olucak iş değil. Geçici felç eden, yahut uyuşturan iğneyle vursunlar teröristleri. Atıyosun gaz bombasını adam kaçıyor ara sokağa. Çıkarıyo maskesini hemen halka karışıyo. Sonra tekrar geliyo taşla, sapanla. O attığınız taşlar götünüze girsin. Kökten çözmek lazım. Bir de cezalar düşük heralde ki böylesine cesaret edebiliyorlar. Bişeyleri değiştirmek lazım.

Bilanço açıklandı 7 polis aracı, 11 banka şubesi, 5 işyeri, 6 sonsolosluk binası, 2 otobüs durağı ve 2 otobüste hasar meydana geldi. Yaklaşık 175 kişi gözaltına alınmış. Temennim odur ki insanı, insan hakkını hiçe sayan bu hayvan ordusuna içerde "güzel" bi şekilde muamele edilmiştir. Şimdi bana onlar da "insan" demeyin. Bunlara insan diyen insanlığından utanır. İnsan olana insan gibi davranılır. Hayvan olana da hayvan gibi muamele edilir. Bu onların tercihidir neticede. Malca insan haklarını savunanları da anlamak güç. Adam seri cinayetler işliyor sen ona bişey yapınca "insan hakkı" oluyor. Adam kaç kişiye tecavüz ediyo sen adama dersini vermeye çalışınca "insan hakkı" oluyor. Adam senin evini soymaya geliyo sen adamı vurursan "insan hakkı" oluyo. Bari insan hakkı demeyin. Hayvan hakkı diyin bari.

duyuru

Sitemize farklı kaynaklardan giriş yapılıp tasvip etmediğimiz linkler yayınlanmıştır. Bugün itibariyle linkler silindi.
Bilgilerinize....

04 Ekim 2009 Pazar

11. Uluslararası İstanbul Bienali

Oooo bu sayfalarda bienali de mi görecektik..... Göreceğimiz varmış demek... Bunu buraya yazmamın sebebi gitmeyip de gitmeyi düşünenleri uyarmaktır. Bizzati gittiğimden içerde neler var neler yok görmüş bulundum.
Eğer, bu tip sergiydi, bienaldi tipi sanatın dibinin dibine meraklı değilseniz gitmeyin. Bişey anlamazsınız. Zamanınıza acırsınız. Sanatçıların çoğu yabancı olduğundan kendi kültürleriyle, anlayışıyla alakalı çalışmışlar. Bunu da bizim anlamamız güç oluyor. Rehbersiz gezerseniz hiçbişey anlamazsınız. Rehberle gezerseniz bişeyler anlayabilirsiniz. Bienalin konusu "İnsan Neyle Yaşar?". Bize göre bu sorunun yanıtı daha güzel bi şekilde yanıtlanabilirdi. Sanatçılar konuyu "İnsan ne kadar güç anlaşılır sanat icra edebilir" diye anlamışlar diye düşünüyorum. Örnek veriyim. Tabağı 3 farklı renkle bölmüş. Her rengin alanı farklı büyüklüklerde ve geometrik yada nâgeometrik şekillerde. Bir cümle yazmış tabağın içine. Cümlelerin kelimeleri farklı renk alanlarında kalmış. Neymiş??? Her rengin bir anlamı varmış (Bu tabağın yanında, orasında burasında yazmıyor. Bunu sadece rehberler anlatıyor. Tabağın içindeki yazı da ingilizce. Hatta bazıları başka bir dilde) İşte efendim her renk alanının içine giren kelimeyle bi bütün oluşturuyormuş. Bu en basitlerden sayılır. Oraya gelenlerin konuşmalarına da kulak kabarttığımızda "sen bişey anladın mı" "bunlar ne ya" "ne saçma" tarzında duyumlar aldık. Tütün deposundakiler çok karmaşık. İlla gidecekseniz Moderne gidin. Orası daha bi basit sayılır.
Bana göre sanat eserinin anlatılmaya ihtiyacı olmamalı. Baktığın zaman verdiği mesajı insan alabilmeli. Herkesin kendisine göre anlayışı vardır. Benim anlayışım bu. Sanat "giz"li olabilir ama bu kadar da olmamalı. Bieanlin Baba sponsoru Koç. Böyle dandik şeylere başka kim sponsor olur zaten. Bir de giderseniz o yere atılan kırmızı kâğıtlar çöğ değil. Türkiye'de Kadın haklarıyla alakalı bişeyler yazmışlar. Abarttıklarını düşünüyorum. Mesela şöyle bir ibare var. "Medyada kadınlar sadece %20 oranında yer buluyormuş. Dondurma reklamından parfüm reklamına, yarışma programından spor spikerine kadar çalışanların cinsiyeti nedir?

08 Ekim 2008 Çarşamba

Para

Yakında...

20 Eylül 2008 Cumartesi

Ramazan

Sevdiğim bir dostum bana dese ki; "Bir ay boyunca güneşin doğuşu ile batışı arasında hiç bir şey yemiyeceksin, içmeyeceksin". Yahut anne-babam, dedem halam, teyzem, eşim-dostum, patronum,kardeşim... benden bunu rica etse yada emretse yahut karşılığında bir vaatte bulunsa acaba kabul eder miydim? Hayır etmezdim. Açlıkla aram hiç de iyi olmayan ben böyle bir şeyi kabul etmezdim. Etsen bile görmediği bir zamanda ağzına bişeylar atabilirsin. Oysa Ramazan ayında Allah(celle celalihu)'ın tutmamızı istediği orucu tutarken ne sokakta,ne evinde, ne de kimsenin görmediği bir yerde birşey yemiyor içmiyoruz. Elbette bunun aksini yapanlar, sadece gösteriş yapanlar var. Fakat çoğumuz samimi olarak tutuyoruz orucu. Bizler sırf Allah(c.c.) istediği için açlığa tahammül ediyoruz. İşte Ramazan'ın bereketi bundan gelir. İnsanlar namazları ve diğer amelleri kendileri için yaparlar. Oysa ki orucu sadece Allah(c.c.) için tutarlar. Allah(c.c.) da oruç tutanlara yardım eder. Normalde insanın bu kadar saat aç ve susuz kalması dayanılmaz olabilir. Ama oruç tutarken, özellikle de Ramazanda zaman su gibi akıp geçiyor ve Allah(c.c)'ın yardımıyla dayanıyoruz.


Ramazan ayı bana göre müslümanların birlik ve beraberliğinin hiç olmadığı kadar arttığı ve insanların yardımlaşmada zirveye ulaştığı bir ay. Herkes fitresini zekatını veriyor. Fakirler, yoksullar o zekat ve fitrelerle seviniyor, dağıtılan sahur ve iftar yemeklerinde karınlarını doyuruyorlar. Ve o iftar çadırlarında her türden insan beraber iftarını açıyor. Teravih namazında camiler doluyor. Farz olan günlük 17 rekat namazı kılmayanlar bile gelip sünnet olan 20 rekatlık teravih namazını kılıyor.

Sahur ve iftar davetleri ramazanın ayrı bir güzelliği. Köyde imamlık yapan bir arkadaşım her ramazan gününde sahur ve iftar daveti aldığını söyledi. Öyle ki evde sahur ve iftar yapmayı özlemiş. Onları da kıramıyormuş. Öyle güzel insanlar ki davet için birbirleriyle yarış ediyorlarmış. Başkasına sözüm var deyince üzülüyorlarmış. İftar davetini biliyorum ama hergün hergün sahur davetini ilk defa duydum. Daha ne güzellikler yaşatıyor bu memleket içinde de biz farkında değiliz.
Geçen gün de arkadaşlarla Eyüp Sultan'a sahura gittik. Aslında olay şöyle gelişti. Biz Teravihe diye çıktık. Küçük Mecidiye'de namazı kıldık. Namazdan sonra biraz dolaştık baktık saat olmuş 12. Bu saatten sonra nasıl dönücez diye düşündük. Sürekli gittiğimiz gece-gündüz açık olan bir nargile-çay evi var. Oraya uğramadan olmazdı. Oradaki arkadaşlar Eyüp Sultan'da sahur yapalım dediler. Baktık muhabbet falan derken saat olmuş 2. E yapalım. Sonra pideler yapıldı. Nevaleler hazırlandı ve yola çıkıldı. Saat sabahın 3'ünde o mübarek mekanın gündüzden farkı yok. Caminin bahçesi dolup da taşmıştı. Öyle ki cami etrafındaki parklar bile doluydu. Kalabalıktan hoşlanmayan ahâli olarak daha sakin bir yer aradık. İlerde haliçin kıyısında bir park bulduk hemen yerleştik. Nevale olarak peynir,zeytin, salam, reçel gibi kahvaltılık ve tabiki ramazanın vazgeçilmez jönü pide vardı. 11 kişi yedik, içtik, muhabbetimizi ettik. Parkta bizim gibi sahur yapmaya gelen, ama çook uzaklardan gelenler de vardı. Ta Ankara'dan gelmişler. O gün eğlenceli ve dolu dolu bir sahur yaşadık. Ramazan'ın en tatlı sahurunu orada yaptım. Orada sahur yapıp da Eyüp Sultan'da sabah namazını kılmamak olmaz. Fakat oldu işte. Çok kalabalıktır, yer bulamayız deyip caz cuz yapınca Fatih Camiinde kılarız dedik. Fatih Camiine geldik bu sefer dediler oo daha bir saat var. Bütün gece uyanık kalınca uyku da fena bastırdı. Sonra herkes evine dağıldı. Bir de namazı Eyüp Sultan'da kılsaydık tam dört dörtlük olucaktı. Neyse artık seneye yaparız inşallah.
Bu ayda şeytan zincire vurulur. Peygamber Efendimiz(s.a.s) buyuruyor ki "Ramazan ayının ilk gecesi girince şeytanlar ve cinlerin azgınları zincire vurularak bağlanır. Cehennemin kapıları kapatılır, hiçbir kapısı açılmaz. Cennet kapıları ise sonuna kadar açılır, hiçbirisi kapalı tutulmaz. "Her Müslümanın kalbinde hissettiği bir ses yükselir: "Ey iyiliklere istekli olanlar, hayra yönelin! "Ey kötülüğe arzu duyanlar, kendinizi tutun!"Allah'ın bu gece Cehennemden kurtardığı pek çok kimseler olacaktır. Bu hal Ramazan'ın bütün gecelerinde tekrarlanır." (Buhari, Savm:5; Müslim, Sıyâm:2.) Peki hâlâ nasıl günah işleniyor? Neden orucunu yiyenler var? Şeytan insanın tek düşmanı değildir. Nefis de insanın düşmanıdır. Ve şeytanlar zincirlere vurulmuştur fakat bu etkilerinin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez. Bu şekilde etkisi azatılmıştır. Eğer tamamen etkisi ortadan kaldırılsaydı kimse günah işlemezdi. O zaman da dünyadaki imtihan ortadan kalkardı. Müslümanlar şeytanın yokluğundan faydalanmalı ve o varken yapamayacaklarını şimdi, o yokken yapmalı. Zaten onların zincire vurulma nedeni de insanların faydalanmaları içindir. Allah(c.c.) bu ayda insanlara bu güzelliği de ihsan etmiş. Dikkat ederseniz siz de şeytanın yokluğunun farkına varırsınız. Şeytan zincire vurulmasa belki orucumuzu bile zor tutucaktık. İnşallah mü'minler bu değerli ve kısa zamanı değerlendirecekler.
Ramazan güzellikle ve samimiyetle dolu bir ay. Güzel günler hızlı geçer. Ramazan, her defasında "ne çabuk geçti" dediğimiz 11 ayın sultanı. Hayırlı Ramazanlar...

10 Eylül 2008 Çarşamba

KONYA

Efsaneye göre bir zamanlar bu şehre Medüz denen bir canavar musallat olur. Zeus'un oğlu Perse, Medüz'ün başını keserek şehri kurtarır. Halk da, Perse'in bir heykelini şehrin meydanına diker. Bundan sonra, şehrin ismi heykel şehri demek olan "İkonium" olur.

İcconium,Tokonion,Ycconium, Conium, Stancona, Conia, Cogne, Cogna, Konien, Konia,Kuniya ve nihayet Selçuklu döneminde Konya denilen, Mevlâna'nın Mekânı olarak da bilinen, geniş geniş yolları, samimi insanları, tarihî mekânları olan güzel şehir.



Konya çok eski yerleşim yerlerine sahip bir yer. M.Ö. 7000 yılından beridir pek çok medeniyete beşiklik etmiş.


Kimler geçmemiş ki Konyadan; Frigyalılar,Hititler, Lidyalılar, Romalılar, Persler, Büyük İslender...


Frigyalılardan sonra Konya Lidyalılar ve İskender'in istilasına uğramıştır. Daha sonraları Anadolu'da Roma hakimiyeti sağlanınca Konya İkonium olarak varlığını korumuş. ( MÖ 25 ).


7'inci yüzyılın başlarında Sasaniler, ortalarında da Emeviler tarafından işgal edilmiş olup, 10'uncu yüzyıla kadar Bizans eyaleti olarak varlığını sürdürmüş.


Uzun yıllar Roma İmparatorluğu'nun sömürgesi kalan Konya, M.S. 1077 yılında Kutalmışoğlu Süleyman Bey tarafından Bizans'ın elinden alındı. Fethi kolay olmuş, Gevele Kalesi (Takkeli Dağ) kumandanı, kalenin anahtarını ve yöneticiler de yönetimini Selçuklulara bırakmış.




Daha sonra Haçlı Seferlerinin geçit yolu olan Konya'nın 1096 yılında Selçuklu başkenti olmasıyla "İslam-Türk Medeniyeti Tarihi" süresi için de başlangıç olmuş ve yüzyıllarca çevreye ışık saçmıştır. Konya şehrinin büyük bayındırlık etkinlikleri başlamış; medreseler, camiler, kütüphaneler, şifahaneler ve ilim yuvaları yapılmış.






Konya'nın fethi esnasında şehir, tıpkı bugünki gibi Alaeddin Tepesi ve civarında ve elbette bügünden farklı olarak dar bir alanda bulunuyordu. Pazar yerleri, hanlar, hammadde satan dükkanlar ile bunları işleyen sanatkarlar işlevlerini bu dar alanda yerine getirmişlerdir.



Konya 12. Yüzyılın ilk yarısında Sultan Alaeddin Keykûbat (1219,1236) devri ve sonrasında, Dünyanın ilim ve san'at merkezi özelliğini kazanmıştır. Türk-İslam Dünyası'nın her tarafından gelen bilim ve san'at adamları Konya'da toplanmışlardır.
Bahaeddin Veled, Muhyiddin Arabî, ve Mevlânâ Celaleddin Rûmî, Sadreddin Konevî, Şemsî Tebrizî, Kadı Burhaneddin, Kadı Siraceddin, Urmemi gibi bilgin, mutasavvıf ve filozoflar kıymetli eserlerini Konya'da hazırlayarak, dünyaya ışık tutmuşlardır. "Konya'nın Altın Çağı" denilebilcek bu özelliği, 12. yüzyıl ortalarına kadar devam etmiştir.


Konya 1277 tarihinde Karamanoğlu Mehmet Bey tarafından zaptedilerek Karamanoğulları devletinin egemenliğine geçmiştir. Karamanoğlu-Osmanlı çekişmeleri ile bir kat daha kötüye giderek yüzyıllar boyu sürecek olan karanlık günlerin devam etmesine neden olmuştur. Zaman içerisinde Konya'nın asıl halkı, bu kötü günleri tevekkül ile karşılamış; kaderinin bir gün ters döneceğine inanmış, kendi gelenek ve görenekleriyle yaşamayı kabullenmiştir.


Osmanlı Padişahlarından II. Murad 1442 tarihinde Konya'yı zaptederek Karamanlı hakimiyetine son vermiştir. Konya Osmanlı Devleti zamanında şöhret ve itibarını devam ettirmiştir. Osmanlı sultanlarından Yavuz Sultan Selim, Mısır ve İran seferleri sırasında Konya'da konaklamıştır. Kanuni Sultan Süleyman İran, Murad IV ise Bağdat seferi sırasında Konya'da kalmışlardır.



Fatih Sultan Mehmet, 1470 yılında 4'üncü Eyalet olarak Karaman eyaletini kurmuş, merkezini de Konya şehri yapmıştır. 17'inci yüzyılda Karaman eyaletinin sınırları genişlemiş, Tanzimat döneminde de ismi değişerek Konya Eyaleti adını almıştır. Konya şehrinin nüfusu o tarihlerde 1.825 olup, Türkiye'nin 11'inci ve dünyanın da 69'uncu büyük şehriydi.


1648 yılında Evliya Çelebi Konya 'ya gelmiş ve Seyahatnamesinde geniş bir şekilde bahsetmiştir :"Konya; Batı sonundaki iki çatal dağların doğu eteğine yakın düz yerde, akarsulu, bağlı ve bahçeli bir şehirdir. Mamur suru vardır. Cenup tarafından ol dağların eteğinde Meram nam bahçeleri ve Mesiresi olup dağları şehre ve Merama , Nehirlere akar. Mezraları ve şehir bostanlarını suladıktan sonra şehrin ova tarafına bu suların ayağı inip bir göl olur. (Aslım Sazlığı) Bu göl dağları ihata eder ve bunun kalesini de Sultan Kılıçarslanı Selçuki taştan yapmıştır. Dar-ül Mülk-ü ve Taht-ı idi. Kendi sarayında bir büyük ıvan vardır. Sonra suru harabe yüz tutunca Sultan Alaedden-i Keykubad-i Selçuk-i ve ümarası tecdid edip taş ile handeğin dibinden yaptılar.Handeği yirmi, dıvarının yüksekliği 30 ziradır.(Arşın) Bu surun 12 kapısı olup herbirinin büyük kası şeklinde kuleleri vardır. Bunda imareti aliye bina ettiler. Suyu dağdan gelir. Anın için sur kapısında bir kubbe-i azime vardır. Hariçte üçyüz kadar lüle ab-ı cari olur. şehre münkasimdir. Turabının mahsülü penbe vesair hububat ve meyvalardır. Kamer-ed-din-i demekle maarif bir kayısı olur. Gayet latiftir. şehrin havası mutedildir. Ekseri bağları dağ tarafındadır. Bunda bir çeşit gök çiçek olur ki ona Debbağ Çiçeği derler. Tohumunu her sene sair mezruaf gibi ekip biçerler. Ve bununla debbağlar gök renkte gön ve sahtiyan yaparlar. Ve Rum şehirlerine ve Frengistana ihraç ederler. .... 792 Tarihinde Yıldırım Beyazıt Han Konya Kalesini fethetmiştir. Kanuni Sultan Süleyman Tahriri üzre şimdi Karaman Eyaleti adı ile müstakil bir eyalet olup paşa makamıdır. Yedi sancağı vardır. Konya'nın mezhepleri hep hanefidir. Camilerin en eskisi içkaledeki Sultan Alaeddin Camidir. Bu içkale yüksek bir yerde olup mükellef ve mükemmel cephanesi ve topları vardır. Bu kalenin doğu ve şimal tarafları sahra ile bir gölceğizdir. Camiyi Sultan Süleyman iki minareli ve geniş haremlidir. Mescidleri çoktur. Medreselerinin en meşhuru Nalıncı Medresesidir. II.Darülkurra 3 Dar-ül Hadisi, 170 Sıbyan Mektebi, 40 Tekkesi vardır. çeşmesi çoktur. 300 'ü geçen sebilleri 11 Dar-ül Ziyafesi, 300 kadar bağlı bahçeli sulu suvatlı büyük saraylar vardır ki paşa sarayı pek meşhurdur. 26 Bekar Hanı, bir Bedesten, 1.900 dükkanı vardır. Konya ’nın helvacı, berber civanları, külahçıları, terzileri ve kuyumcuları meşhurdur. 20 kadar hazik doktorları vardır. Ahalisi hep Türk 'dür. 9.000 kadar bağ ve bahçesi vardır. Güzel sesli kuşlarının ötüşleri insana taze hayat verir. Konyalılar ehl ve iyalleri ile sekiz ay Meram 'da oturup zevk-ü sefa ederek felekten gam alır."


İstiklal Savaşı yıllarında da Konya üzerine düşen görevi yapmış, Batı Cephesi Karargahı Akşehir'de kurulmuştur.
Mondros Ateşkes Antlaşmasından sonra, Konya İtalyanlar tarafından işgal edilmiş ise de, 20 Mart 1920 tarihinde işgalden tamamen kurtarılmıştır.